Anita Lasker-Wallfisch’in anıları, Nazilerden kaçamayan bir ailenin ve müziğin kurtarıcı gücünün izini sürüyor
Yeni yayımlanan anı kitabında çellist ve Holokost tanığı Anita Lasker-Wallfisch, Almanya’dan kaçma çabaları sonuçsuz kalan ailesini, Auschwitz ve Bergen-Belsen’e uzanan deportasyon zincirini ve müziğin hayatta kalmasındaki rolünü anlatıyor. Kitap, savaş sonrası Britanya’da kurduğu yeni yaşamla birlikte hem bir tanıklık hem de yeniden inşa hikâyesi sunuyor.
Anita Lasker-Wallfisch’in bugün yayımlanan yeni anı kitabı, bir Holokost tanıklığını yalnızca felaketin kaydına indirgemiyor; aynı zamanda aile bağları, tesadüfler ve müziğin beklenmedik biçimde hayat kurtarabildiği bir hayatta kalma hikâyesi olarak kuruyor. Çellist ve Holokost kurtulanı olan Lasker-Wallfisch, Almanya’daki ailesinin 1930’larda çıkış yolu arayışını, ardından gelen deportasyonları ve kamplardaki deneyimlerini geriye dönük bir anlatıyla aktarıyor.
Kaçışın kapanan kapıları
Anı kitabı, okuyucuyu doğrudan toplama kampı dünyasına değil, yavaş yavaş daralan bir aile yaşamına götürüyor. Lasker-Wallfisch, babasının — saygın bir avukat — anti-Yahudi baskı sertleştikçe ailesini Almanya’dan çıkarabilmek için yürüttüğü ama sonuç alamadığı girişimleri mektuplar ve anılardan yararlanarak anlatıyor. Bu bölüm, ailesinin olayların önüne geçmek için ne kadar uzun süre çabaladığını gösterirken, aynı zamanda kaçış yollarının nasıl birer birer kapandığını da ortaya koyuyor.
Bu çabanın sonu 1942’de geliyor. O yıl Lasker-Wallfisch’in anne ve babası, büyükanneleriyle birlikte deport ediliyor. Kitabın Martin Gilbert tarafından kaleme alınan önsözünde, şimdi artık hayatta olmayan Britanyalı tarihçi bu gidişin akıbetini açık biçimde tarif ediyor: “Gidilen yer bilinmiyordu; onlardan bir daha hiç haber alınmadı.” Bu vurgu, anı kitabını yalnızca kişisel bir kayıt olmaktan çıkarıp, Almanya’dan ayrılmalarına izin verilmeyen ya da geç kalınan çok sayıda Yahudi ailenin daha geniş tarihine yerleştiriyor.
Auschwitz’te müzikle ayakta kalmak
Lasker-Wallfisch ve kız kardeşi Renate hâlâ gençken trenle Fransa’ya kaçmaya çalışıyor, ancak yakalanıyorlar. 1943’te hapisten çıktıktan sonra Auschwitz’e gönderilen Lasker-Wallfisch için hayatta kalma şansını değiştiren şey, çalabildiği bir enstrümana sahip olması oluyor. Anı kitabı, iki yıldır çelloya dokunmamış olmasına rağmen, bu becerinin onun kaderinde belirleyici rol oynadığını özellikle vurguluyor.
Kendi anlatımına göre, bir sınavda Boccherini Konçertosu’nun yavaş bölümünü çalmayı deneyerek orkestraya alınıyor. Bu bölüm, kamp sisteminin ürkütücü işleyişini görünür kılıyor: müzik yeteneği, bir anda yaşamla ölüm arasındaki ayrımı belirleyebiliyor. Lasker-Wallfisch, orkestranın o sırada bir bas çalgıya ihtiyaç duyması nedeniyle başarısız olmasının “gerçekten bir tehlike” oluşturmadığını yazıyor. Bu cümle, Nazi düzenindeki rastlantısallığın ve dehşetin aynı anda var olabildiğini çarpıcı biçimde hissettiriyor.
Bergen-Belsen’in çıplak gerçekliği
1944’te, Kızıl Ordu yaklaşırken Lasker-Wallfisch Bergen-Belsen’e sevk ediliyor. Kitabın bu bölümündeki betimlemeler son derece sert: açlık, tifüs, pislik, bit, hijyen eksikliği, ambulans yokluğu ve ilaç yokluğu. On dört gün boyunca ekmeksiz kaldığını, tuzsuz suya karıştırılmış pancarla hayatta kaldığını hatırlıyor. Dilinin sadeliği, anlatılan koşulların vahametini daha da çarpıcı hale getiriyor.
1945’te gelen kurtuluş, üç yıllık umudun ardından yaşanan bir son değil, daha çok uzun bir hayatta kalma mücadelesinin bitişi olarak ele alınıyor. Holokost anı yazını içinde bu tür sahneler, toplu yok etme politikasının yalnızca büyük ölçekli yıkımını değil, aynı zamanda gündelik aşağılama ve dayanma mekanizmalarını da belgeleyen tanıklıklar arasında yer alıyor.
Britanya’da yeniden kurulan bir yaşam
Anı kitabı savaş sonrasına geçince, Lasker-Wallfisch’in yeniden kök salma sürecini izliyoruz. Başlangıçta Britanya’ya girişi reddediliyor; ancak sonunda İngiltere’de bir hayat kurmayı başarıyor. Müziğe dayanan uzun ve başarılı kariyerini orada sürdürüyor ve İngiltere’ye gelmiş olmaktan hiçbir zaman pişmanlık duymadığını söylüyor. Bu ifade, kayıpları silmeden istikrara ulaşan bir kapanış duygusu yaratıyor.
Bu yaşam çizgisi, savaş sonrası Avrupa’nın yerinden edilmiş Yahudiler için ne anlama geldiğini de gösteriyor. Kitap yalnızca bir kurtuluş anlatısı değil; aynı zamanda bir mülteci gencin başlangıçta kapalı olan bir ülkede kendine yer açmasının hikâyesi. Lasker-Wallfisch’in müzikte sürdürdüğü yaşam, toplama kamplarının kurmaya çalıştığı kopuşa karşı kurulan bir süreklilik biçimi olarak okunabilir.
Kitabın bugünkü anlamı
Yayınlanan anı, Holokost tanıklığının hâlâ neden önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Kitabın değeri, yalnızca tarihin büyük çerçevesine değil, onu oluşturan somut ayrıntılara da dayanıyor: mektuplar, başarısız kaçış girişimleri, deportasyonlar, kamp orkestrası, savaşın gidişatına göre yapılan nakiller ve ardından Britanya’da kurulan yeni yaşam. Bu ayrıntılar, metne hem tarihsel ağırlık hem de duygusal yoğunluk kazandırıyor.
En önemlisi, Lasker-Wallfisch’in hikâyesi bir tanığın hem müzisyen hem de yerleşik bir Britanya yurttaşı olarak yaşamını sürdürmesine uzanıyor. Kitabın sonunda dile getirdiği şükran duygusu, önceki sayfalardaki yıkımla keskin bir karşıtlık kuruyor. Tam da bu yüzden anı kitabı, kaybedilenlerin büyüklüğünü ve felaket sonrasında yeniden kurma ihtimalinin ne kadar güç ama mümkün olabildiğini aynı anda görünür kılıyor.