Şeytanın Londra ziyareti Viktorya dönemi romantizmini doğaüstü diplomasiye çeviriyor
Büyük Sergi için Londra’ya gelen Şeytan, insan-doğaüstü ilişkilerinin yeniden kurulduğu bir Viktorya dünyasında Cora Hastings’i hem görev hem de aşk sınavına sokuyor. Roman, tarihî ayrıntıları iblisler, vampirler ve yeni bir toplumsal düzenle birleştiriyor.

Şeytanın Büyük Sergi için Londra’ya gelişi, Viktorya dönemini vampirler, iblisler ve kırılgan bir insan düzeniyle yeniden kurgulayan yeni bir doğaüstü romantizmin merkezine yerleşiyor. 26 Mayıs 2026’da yayımlanacak roman, Büyük Açıklama sonrasında insanların doğaüstü varlıkların gerçek olduğunu öğrendiği bir dünyada geçiyor.
Bu düzende Miss Cora Hastings sıradan bir saray görevlisi değil; İngiltere’nin ilk ve tek “species ombudsman”ı. İnsanların görece güçsüz hale geldiği, Kraliçe Victoria’nın bile bir vampir olarak konumlandığı bu yeni toplumsal dengede Cora, insanlarla insan olmayan güçler arasındaki ilişkileri yönetmeye çalışıyor. Romanın merkezindeki gerilim de tam burada doğuyor: görev, protokol ve duygu aynı anda çatışıyor.
Cora’ya, Şeytan’ın Londra’daki ziyaretinde eşlik etme görevi veriliyor. Ziyaret, yalnızca görkemli bir devlet olayı gibi değil, aynı zamanda doğaüstü iktidarın İngiltere’de nasıl karşılandığını gösteren bir diplomatik sınav gibi işliyor. Şeytan’ın ilgisinin Treacle tart, British Museum ve başka gündelik İngiliz zevkleri etrafında dönmesi, hikâyeye beklenmedik bir mizah ve tuhaflık katıyor.
Bu ziyaretin asıl etkisi ise Şeytan’ın oğlu Marcellus üzerinden ortaya çıkıyor. Demon ve Cehennem Markizi olarak tanımlanan Marcellus, Cora’nın karşılaştığı en çekici varlık haline geliyor. Aralarındaki çekim kısa sürede belirginleşiyor ve romanın romantik eksenini kuruyor. Cora, bir yandan görevini sürdürürken bir yandan da Marcellus’a karşı büyüyen ilgisiyle baş etmek zorunda kalıyor.
Ancak ilişki, hikâyenin tek motoru değil. Şeytan’ın yaşamına yönelik birden fazla suikast girişimi, Cora’yı bir soruşturmanın ortasına çekiyor. Böylece roman, aşk anlatısını güvenlik, sadakat ve saray düzeniyle iç içe geçiriyor. Cora’nın hem görevini yerine getirmesi hem de kendi duygusal sınırlarını koruması gerekiyor; fakat karşısındaki dünya, bunu kolaylaştıracak türden değil.
Kitap, tarihî romantizm ile paranormal romantizmi bir araya getiriyor. Yazarın tarihî romantizmle tanınması, Viktorya çağının ayrıntılarının dikkatli biçimde işlendiğini düşündürüyor; buna eklenen doğaüstü öğeler ise tanıdık dönemi tamamen farklı bir kurguya dönüştürüyor. Dönemin toplumsal kodları, salonları ve resmî görevleri bu kez cehennemden gelen misafirler, vampir bir kraliçe ve iblis soylularla birlikte okunuyor.
Bu karışımın en güçlü tarafı, dünya kurulumunun romantik ilişki kadar hatta kimi zaman ondan daha baskın hale gelmesi. Cora ile Marcellus arasındaki bağ birkaç tutkulu sahneye rağmen zaman zaman beklenenden daha yumuşak görünse de, romanın çekiciliği büyük ölçüde bu alışılmadık evrenden geliyor. Tarihî atmosferi korurken doğaüstü düzeni ciddiyetle kuran kitap, fantastik unsurlarla beslenen dönem romantizmlerine yeni bir örnek sunuyor.